Parlamento Başı Ve Cumhurbaşkanı Vekîli Kahraman’ın Laiksizliği!
26 Nisan 2016
(3) Sünnîlik Olmadan İslâm Mı Olurmuş, Gülünç!
4 Mayıs 2016

“İNANÇLARA EŞİT MESÂFEDE OLMAK” GÖZBOYAMASI!

Ahmed SELÂMÎ

İsmail Kahraman’ın “laiklik anayasada olmamalı” demesi üzerine ne kadar (îmânsız dinsevmez) varsa, topu da AKP içindekiler de dâhil, sanki kendi kendilerine yani beşerî kafa hamûlesi  herşeye, “tanrınızdan başlarım” diye ağız bozulmuş gibi  kuduruş püskürmeye başladılar! Perinçek denen Öcalan karanfilleyicisi sâbık Maoist ise, “devlet ve millet, Kahraman’ı oradan hemen indirecekdir, bu adam devlet ve millet düşmanıdır!” demelere kadar, (kendi beşerî parlamento tanrılarına) balta sallarcasına işi azıtdı; ve kriptoları da, yollarda, 80 yıllık “Bu memleket şeyhler, müridler, dervişler, meczublar memleketi olmıyacak” nakarâtına sarılarak, bir bardak suda fırtınalar koparmak içün cıyak cıyak köpürmeye başladı!. AKP ödlekleri veya menfaat düşkünleri de, Kahraman’ ı yalınız bırakmak gibi bir saklanışın en dibine pek dişice oturdu!.

İşte, bu AKP’li adam ve madamların “YERLİ” olma palavraları!. Fransızın laikliği uğruna, bu kadar FRANSIZ olanların “yerli malı” oluş derekeleri!

Laiklik denen nesne veya (cüzzam illeti),  93, hele 88, hele hele 78 senedir bu memleketin başına öyle bir püsküllü belâ olarak sarılmışdır ki, bu İngiliz siyâset oyununun nasıl onulmaz bir yara olduğu hâlâ daha idrâk edilememiş; ve hafif beyinliler bunu ikide bir gevelemeden ve ortalığı kokutmadan da duramaz olmuşlardır!

Neymiş, “anayasanın değiştirilmesi dahî teklîf edilemez 4 maddesinden biri ve en mühimi” buymuş, buna dokunursanız “cumbokrasi” tanrılarının gazabına uğrarmışsınız!.

Putperest üfürükleri tabii!

Bu laiklik, (çoğu putperest bunu LÂYIKLIK diye telâffuz eder) zaman zaman öyle (tabu) hâline getirilmişdir ki, iptidâî kabilelerde dokunulması veya kullanılması yasak ve elleyince uğursuzluk getiren bir nesne ne ise, Türk ateistleri elinde ve dilinde de bu (lâ’netli lâfız) aynen odur… “Anayasada olmamalı” mı dediniz, işiniz biter! Bu lâ’netli orada olmadı mı, ona dokunmuş ve iptidâî kabilelerin “tabusuna” parmak atmış, dil uzatmış ve uğursuzluk âmili olmuşsunuzdur, derhâl “infâzınız” şart olur!. Artık sizin hiçbir mevki’ ve sıfatınız, rütbe ve dereceniz kalmaz; apoletleri sökülen paşa veya tırnakları çekilen bir beygir gibi herşeyi kaybetmeyi hakeden bir mahlûk yapılırsınız! Bu, o “fikir ve konuşma özgürlüğü” denen ve mücerred imtiyazlı ateistlere hass olan (fâhişe numarası) karşısında kaçınılmaz bir sondur!

1789 Paris merkezli dünyâ Allâh’sızlığının, Vatikan Kilisesinin zorbalığını  ve aforizmasını defetmek üzere devletden onu söküb atma prensibinin adı, işte bu “laiklik” denen şeydir!. Gâvur, kendi kıymet ölçüleri ile insanları ikiye ayırmış, kilise merkezli faaliyetlerin hizmetçilerine “ruhban”, bunun dışında kalanlara ise lâtince köklü kelime ile “laikler” demiş!

 Layıklik denen (cüzzam illetinin) oldu olacak bütün manzarası bu…

Paris ateistleri, yehûdileri ve ansiklopedistleri bir ortak (layıklık) paydasında birleşince, karşılarına Vatikan’ın nüfûzunu devlet üzerinden sıyırıb atmak çıkdı! İşte, herşeyi bu (Katolik Mezhebinin) dışında ele almak, “laisizma” olarak siyâset felsefesine geçdi ve ahlâk da bundan nasibini aldı… Bu, bazı güdülen devletlerde o kadar propaganda edilerek (tanrılaştırıldı) ki, oralarda bu tanrının meczubları, mel’unları, meftunları, köpekleri ve kudurganları üredi ve türedi…

İslâm dünyasındaki “münevver” etiketi altındaki okumuş tabakalara da, bu “herşeyin dinin dışında olması fikri”, üstünlüğün, ileriliğin ve asrîliğin yegâne çâresi olarak iyice ezberletildi; ve bu, onların olmazsa olmazı olarak beyinlerine burgulandı… Çünki dünya sömürgeciliğinin başpatronu İngiliz, islâmî kânunlarla dünya müslümanlarını, müstemlekeciliğinin önünde birinci ve en büyük (tehlike) görüyordu. Bu coğrafyayı Müslümanlık’dan ayırır, hatta içlerinde İslâmiyyet’e azılı düşman bir (iç münkir) ucûbe gürûh peydahlıyabilirse, yeryüzü müstemlekeciliğinin önünden, en büyük tehlike ve mâniayı kaldırmış olacakdır… İşte bütün proje ve planlar bu esaslar üzerine binâ edilmek üzere, Lozan Andlaşması ile kat’iyyen bu istikâmete adım atılmış oldu…

Böylece Laiklik denen (tabu), bütün devlet ve siyâset müesseseleri ile millete zorla zerkedilmiye; geri ve menfî ma’nâ yükledikleri dine, ve ona dayalı veya açılan bütün fikirlere de görülmedik bir vahşet ve mel’unlukla yasak getirilmiye başlandı. Öyle ki, ezânın yasaklanışına ve Matbuat umum müdürü Vedat Nedim Tör imzâsıyla bütün gazetelere “dinden bahsetme” yasağının ta’mîm edilmesine kadar, yüzlerce belâ ve musîbet tam bir (ateizma) âfeti olarak memleketin üstüne çöküverdi… Yazıya varıncaya kadar, bütün dînî müesseseler kapatılıb hayatdan silinmek gibi târihde eşine rastlanmıyan bir vahşet, memleketi tamâmen yalayıb yutmuşdu. Bunu “ma’zûr” gösterecek “bînemaz özrünün” ne olduğunu da bulmuşlar, onu “tabu” yaparak adına da “layıklik” deyevirmişlerdi!. Millet bu lâtince kelimenin, soyunu sopunu, kanını südünü, geçmişi ve geleceğini, ma’nâ ve medlûlünü, cinsiyet ve cibilliyetini bilmediği içün de, onu, Paris sokak matinatosu gibi her kılığa ve şekle sokub çıkararak, tepe tepe kullanmak dahî mümkindi!.

1946’dan itibaren San Fransisko dayatmasıyla ağızlara “demokrasi” sakızı verilince, “laiklik” de, bundan sonra gelecek senelerde günümüze kadar çok çeşitli ma’nâlar verilerek “dinsizlik” olmakdan çıkarılmış gibi gösterilerek bu perde altında yoluna devam devrine sokuldu! 50-60 yıldır, her önüne gelen, kendi siyâsî veya felsefî kanaatına göre, ona binbir çeşit ma’nâlar yüklemiye, kılıklar biçmeye başladı. Böylece millete:

“Laiklik dinsizlik değilmiş, bütün dinlere hürriyet vermekmiş” dedirtmekden tutun, “bütün inançların güvencesidir (te’mînâtıdır)” dedirtmelere; en son bugün de “devletin bütün inançlara eşit mesâfede durmasıdır” yollu safsatalara kadar pek çok uydurma, yakıştırma, aldatma ve gözküllemeye müncer olucu pek çok ma’nâlar yüklenmiye çalışıldı. Böylece millet, “Laiklik dinsizlik değildir” desin diye  bu ve bunlar gibi nice dolmaları yutmaya zorlandı; ve hâlâ daha da, inat ve ısrarla buna zorlanmaktadır… Halbuki, İslâmiyyet’in edille-i erbaa ile sâbit îmânî, hukûkî, siyâsî, ictimâî, iktisâdî, askerî, mülkî, idârî ve cezâî bütün temel nizamlarını iptâl ve ilgâ etmek demek olan (layıklik), hiçbir ma’nâya gelmese, ancak bu zikretdiğimiz ma’nâsıdır ki, ondan aslâ koparıb ayrılamaz; ve bu da İslâm karşısında şeksiz ve şübhesiz su katılmadık “DİNSİZLİK” ma’nâsını istihdâf eder… Laikliğe hangi ma’nâ yüklenirse yüklensin, onun en temel ve kendisinden aslâ ayrılamıyacak (olmazsa olmaz) künhü bundan ibâretdir. Onun bu temel keyfiyet ve ma’nâsını gizlemiye çalışarak, ona binbir ma’na da verilse, bunların tamamı da sahtekârlık ve gözboyamaya ma’tûf birer kataküllidir!.

Hangi te’vil ve kıvırtmadan meded umulursa umulsun, layıklik, İslâmiyet’in karşısında mücerred bir “dinsizlik”dir… Geçmişde, “cezâ kânunu” dedikleri belânın 163. maddesini de, Şemseddîn Günaltay nâmındaki şefokrat başvekîl tarafından  “işletmiyeceğiz” yalanı ile çıkaran CHP, onu öyle bir işletdi ki, bununla bütün millete  yarım asır (işkence) çektirib kan kusturdular… Ellerine fırsad geçen “laiklikçi=İslâm’a tehammül edemiyen aşırı laik ateist gürûh” da, laiklik belâsını ne kadar hoş gösterib, onun boynuna enâyi aldatan nice şirinlik muskalarını “dinlerin tamâmına hürriyet vermek, insaniyyeti ayakda tutmak” diyerek ve bunlar gibi düzinelerce (uydurmayı) takıb takıştırsalar da, bunların hiçbirine ciddî ve akıllı bir insanın inanmasına imkân yokdur!. 93 senedir bu kabil lâflar zaman zaman söylenib durmasına rağmen, layıklikçiler ellerine fırsad geçer geçmez en ma’sum ve sıradan dînî tezâhürleri bile “laikliğe aykırılık” içine sokub eşkıyâlaşmış ve kuduruşa geçmişlerdir. Zâbit veya er nice askerî şahısların (anaları) başörtüsü taşıyor diye meclislere sokulmıyarak tel örgülerin dışına atılmışlardır! Hulâsa layıklık denen belâ, Layıklıkçı vahşî ve primitif mahlûkâtın Müslümanlığa ve Müslümanlara karşı kullandığı sindirme, korkutma, tehdid etme, hatta bir kafa kırma balyozudur! Bi i’tibarladır ki, “Layıklık” denilen emperiyalist uzantısının, T.C.’nin müstakbel ve gene şirk çıkını olacak ve yine haçlı Batı uzantısı anayasasına bulaştırılmaması lâzım değil, elzemdir!.

 Hâl böylesine vahim ve ürkütücü iken, CHP Kanalında bir madam: “Laiklik kadın hakları demekdir” diye yırtınabiliyor! CÜBBELİ sarıklı bir takım gerzek tv soytarıları bile, artık layıkliği iyice içlerine sindirmiş olacaklar ki, dünyanın gözleri önündeki vidyolarıyla, “Layıklık, Avrupa’daki ma’nâsıyla tatbik edilirse herkes RAHAT edecek!” deyib, nasıl haçlı Batı hayranlığı sergilediklerini, Altaylı denen ateistin dizleri dibinde bülbül gibi şakıyarak ortaya koyuyor!. Ehl-i Sünnet avukatlığını kimseye bırakmıyan ve icâzeti kendinden menkûl Ş.Eygi Bey de, yıllarca evvel Millî Gazete’de şu rezâleti püskürüyordu: “İslâmiyet ZATEN lâyık bir SİSTEMDİR!” AKP ileri güdücülerinden ve sâbık Meclis Başkanı Memedali ŞAHİN ise, “Muhâfazâkârları biz LAİKLEŞTİRDİK!” diyerek “şecaat arzeder” manzaralara sâhib olabiliyordu! Bugün AKP SÖZCÜSÜ olan Ömer Çelik’e göre ise Laiklik, “Türkiye’nin nükleer gücü” bile olabiliyordu! Bunlar gibi her politik veya egzantirik kellenin, kendi uydurma ve kıvırtma kâbiliyyetine göre ortaya bir “lâyıklık” ta’rifi yumurtlanıyordu!

Ve bunları da, Dembokrasinin “Muhafazakar Dembokrat itikâdî mezhebinin amelde AKP olan mezheb dünyâsı” yiyib yutuyordu! CHP cebhesi bile layıkliğin (bu imlâ tarzına laiklerin bazıları çok köpürür) bin türlü zırva te’vîlini yapmış olsa da, şu AKP “sözcüsü” Çeliğin zırvasına %2 yetişecek bir hezeyâna henüz vâsıl olamıyordu!. Çelik bu hızla giderse, “Lâyıklık, milletimizin 2 cihan seâdeti içün elzem, ilâhi tek prensipdir!” bile diyebilir…

Yahudisi şiisi, çinlisi bilmem nesi “nükleer gücü” nerede nasıl düşünüyor; şu AKP sözcüsü olacak adam “nükleer gücü” hangi abes, ahbes ve hades noktaya çakılarak diline damağına ve bilmem neresine alıyor, dehşet!

 Böyle nice tanrılaştırma, abartma, savurma, tabulaştırma ve kazıklamaların bini bir paradan havalarda uçuşturulmakda; ve ehâli-i etrâk ve ekrâdın zihin ve ruhları zifirî karanlığa yuvarlanmaktadır!

Bugün, bazı mahlûkât da, izzet ve şerefini, nâmus ve haysiyetini  “Laiklik, adam olmak, madam olmak, çağdaş olmak, medenî olmak, homongolos olmaya kadar her ucûbeliği olmak” yollu yüzlerce uydurma ve yakıştırma ile beş paralık etmekden; ve milletin saptırılması içün olmadık cambazlık ve sihirbazlıkları göze alabilmekden zerre kadar sıkılmıyor…

Hulâsa, milleti narkozlamak içün bütün “aydın” geçinen karanlıklar, sanki seküler bir ittifak içine girmiş; ve mücerred, İslâmiyyet’i tekrar bu memlekete sokmamak içün and içmişçesine bütün parti-pırtılarıyla “kutsal bir ittifâk ve sözbirliği” yapmışlar gibidir…

Yapılan binbir çeşit te’vil ve kıvırtmaların tamamı da, Layıklık ile, bu memleketde İslâmiyyet’in yasaklanmasını te’mîn etmek içün uydurulmakda ve ağızlara alınmaktadır…

Bunlar içinde, hele “Devletin bütün inanç sistemlerine eşit mesâfede oluşudur” şeklinde olanı vardır ki, zerre kadar ciddiyet, ilmîlik, kitâbîlik, dürüstlük ve idâreci mertliği taşımaz ve bundan nâmütenâhî uzakdır. Böyle demek, devlete şunu dedirtmekdir:

“Ben, hiçbir hakk ve bâtıl ayırımı yapmadan, millet ekseriyetinin hatta resmî %99’unun dini bilinen  ve inananları nezdinde mücerred “HAKK DİN” olan İslâmiyyet’i, onlarca bâtıl bilinen sâir düzinelerce din ile aynı değerde bilir, görür ve bunu o müslümanların gözünün içine baka baka ve dünyanın da önünde İ’LÂN ederim. Ayrıca bu, gene o müslümanların itikadları ve kitabları karşısında mutlak olarak inkârı müstelzim bir keyfiyeti irtikâb etmekse de, bunda zerre kadar beis görmem. Benim, %99’un hakk dediğine HAKK demek gibi îmânî, vicdânî ve insânî bir derdim olamaz, beni bütün dinlerin dışında dinsiz kalmak bağlar. Lozan’da verdiğim (dinsiz kalma) sözümden dönemem, beni millet değil, Batı BAĞLAR!”

Demekdir…

İngiltere, İsveç, Norveç ve Danimarka gibi nice memleketin anayasalarında devletin dini ve mezhebine kadar nice (kayıtlar) bulunmaktadır. Sünnîliği, müdhiş bir akıl tutulması içine yuvarlanarak (şiilikle) bir tutan ve ikisini de reddeden adamlar, Acemistan anayasasında “Câferî Mezhebinde olmıyan Cumhurbaşkanı olamaz!” ibâresini görmeli ve utançlarından yerin dibine girmelidir… Acemistan “İslâm (!) Cumhuriyeti” de, adıyla, meşhûr takiyyesiyle ve gösterişiyle “Müslümanım” diyorsa da, hakîkatıyla “şii dinindendir!”  Ve bu dînin itikadda mezhebi “imâmiyye” amelde mezhebi de “Câferiyye” adını almaktadır… Bunların, Mukaddes ve Muazzez Sünnîlik ile i’tikâdî hiçbir ortak noktaları da bulunmamaktadır. Bilgilenmek istiyenler, sitemizde bu mevzû’ ile alâkalı yazılar bulabilirler…

Yukarıda beyân etdiğimiz gibi “Bütün Dinlere veya inarçlara eşit mesâfede bulunmak” da, “dînini mutlak hakîkat” olarak gören ve “resmî nisbeti %99 müslüman” olan bir memleketde, îmân ve vicdânın, akıl ve zekânın alacağı bir keyfiyet olamaz!. Bu, o %99’a ileri bir saygısızlık, hatta hakâret ma’nâsına da gelecekdir…

 “Bütün dinlere ve inançlara hürriyet vermek” dense, (ki bu da muhaldir, çünki muharref de olsa hiçbirinin layıklikle kâbil-i te’lîf olması düşünülemez) bu ayrıdır; İslâmiyyet’i, dışındakilerle “eşit” tutmak çok ayrıdır… (Bakınız: “Üç din ve üç şerîat karşısında Laiklik, Ahmed Selâmi, Yaylacık Matbaası,1976-İST.)

  İşâret etdiğimiz lâkırtı da, o Müslümanların ve onların dinleri karşısında, gene “dinsizliğe eşitlenmiş” bir layıklik izâhıdır ki, bununla da nasıl “laiklik dinsizlik değildir” dedirtilebilir, bu, sıhhatli bir akıl ve mantık yürütme karşısında muhâldir!…

Ha “Layıklik dinsizlikdir” denilmiş; ha “devlet bütün dinlere eşit mesafede bulunur” denilmiş, bunun, Müslümanlık ve müslümanlar nezdinde hiçbir farkı olamaz. Ancak, “Biz böyle der ve kulakları, sonra da kalbleri buna alıştırır ve bizim layıklik anlayışımız mugâlâta yoluyla dinsizlik ma’nâsına gelmez” neticesine gidilecekse, buna da, aklı başında ve “bu kabil fâsid kıyâsın” ne demek olduğunu bilen hiç kimse “eyvallâh” diyemez… Sâdece, siyâset sihirbazları, belki kendi kendilerini tatmîn etdikleri zehâbıyla biraz rahatlamış, gevşemiş ve biraz da kendilerinin “dehâ çapında” üstün ve “din mühendisi” varlıklar olduklarına kendilerini inandırmış, belki de (akıl hocaları bulunan Karamanlis tipi fıkıhçı prof müfsidlerden âferin almış olurlar), o kadar!..

(İlk intişârı: 01.05.2016)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir