Mars’ta Muhyiddin Arabi’nin İmzası
6 Aralık 2017
Sabetaycıların Tarikatlara Sızma ve Bozma Faaliyetleri
6 Aralık 2017

ALİ EREN HOCA İLE MÜLÂKAT
-2-

 

ALİ EREN RÖPORTAJININ İKİNCİ BÖLÜMÜ:

– MEZHEP NEDİR?

– ERDOĞAN’IN “NE ŞİÎ NE SÜNNİYİM” LÂFI ETRAFINDA

– AKP HÜKÜMETİ VE EHL-İ SÜNNET KARŞISINDAKİ TAVRI

– “PARALEL” CÂMİALAR

Hatırlarsanız Erdoğan 2008’de Irak’taki bir gezisinde “Ben ne Şiîyim, ne Sünnîyim!” diye bir açıklama yapmıştı. Geçtiğimiz ay da bu defa İran’a yaptığı bir ziyaret sonrasında da benzer bir ifâde kullandı. Öncelikle “mezheb” nedir? Ve Erdoğan’ın mezhebinin ne olduğunu düşünüyorsunuz? Benzer cümleler karşısında Ehl-i Sünnet Âlimlerinin geçmişte tutumları ne olmuştur?

Şimdi, Erdoğan’ın mezhebinin ne olduğunu düşünmek değil de, insanın sözü kendisini bağlar. Sayın Erdoğan’ın kendi sözünden gitmek lazım. Meselâ, kendisi, kendi ağzıyla Şiîliği de, Sünnîliği de reddetti! Ne dedi; “ben müslümanım, benim ne Şiîlik ve ne Sünnîlik diye bir dinim var!” dedi. Şimdi burada bir de “elastikiyet” var. Şöyle ki, “bizim, diyor, ne Şiîlik ve ne Sünnîlik diye bir dinimiz var. Yok böyle bir şey!” diyor. İyi de, dünyada “benim dinim Şiîliktir!” veya “benim dinim Sünnîliktir!” diyen birisi var mı? Böyle bir iddiada bulunan var mı? Yok!.. Olmadığı hâlde “var” gibi düşünerek bu cümleyi söylemek, Şiîliği ve Sünnîliği reddetmektir!.. Şöyle dese; “Müslüman olan bir kimse, benim dinim Şiîliktir, benim dinim Sünnîliktir derse yanlıştır” deseydi bu tamam. “Çünkü Sünnîlik ve Şiîlik mezhebdir” deseydi bu tamam. Sünnîlik ve Şiîliği o cümleyle bir kenara atıyor, itiyor, kenara alıyor; “beni dinim İslâm!” diyor. Pekiyi de, İslâm da, İslâm’ı sen neye göre yaşayacaksın? Mezhebe göre yaşayacaksın!.. Şimdi meselâ, Edirne’den birisi girdi Türkiye’ye. Türkiye’de yapacağı işleri görmesi için herhangi bir yola girmesi icâb eder mi, etmez mi? Orada kalmak olmaz, mutlaka bir yola girmesi lazım. Müslüman da, eğer İslâm’ı yaşayacaksa, mutlaka bir yola girmesi lazım. O da mezheb işte! Şimdi “Peygamberimiz zamanında mezheb var mıydı” diyen cahillere, burada cevap vermeye lüzum yok. Meselâ bir yeri insanın kanadığı zaman abdesti bozuluyor. Bu şekilde namaz kılamıyoruz. Bu bir mezheb hükmüdür. Şimdi o zaman mezheb din mi, değil mi?!. Mezheb bir mânâda, tam mânâsıyla dindir işte!

“Mukadder oluş” hâlinde, dinin aynıdır.

Tabiî, tabiî… Tabiî dindir işte!.. Bu mânâda dindir!.. Sen mezhebi ortadan kaldırırsan, dinini nasıl yaşayacaksın? Hadi Hanifî değilsin, Şafiî değilsin, Malikî değilsin, Hambelî değilsin. Türkiye’de yaşadığın için zaten Şiî de değilsin. Nasıl yaşayacaksın?!. Kur’ân-ı Kerîm namazı emreder ama “günde her Müslüman üzerinde 5 vakit namaz farzdır” ifâdesi açıktan açığa yoktur Kur’ân-ı Kerîm’de. Ne yapacaksın? Senin dinin, namazı emretmiyor mu?!. Nasıl olacak?.. Mezheb nedir? Mezheb şudur: Bir insan, bir Müslüman, dinî bir meseleyi bilmediği zaman ne yapar? Herkes dinî meseleleri bilemez zaten. Bir bilene sormaz mı?

Evet.

Bu işleri en iyi bilenler de Mezheb İmamları’dır işte! Biz de gitmiş, onların sözlerine uymuşuz, o şekilde yapıyoruz. Din ayrı, mezheb ayrı değil ki! Din ile mezheb, ikisi de birbirinin aynısıdır yani… Hâ şunu söylüyorlar mezhebi reddetmek için, İlâhiyat ders kitaplarında var; “bir insanın Müslüman olması için, illâ bir mezhebe bağlı olması şart mı?”… Müslümanlığa girmesi için bir insanın mezhebe bağlı olması şart değil. “Lâ İlâhe İllallah, Muhammeden Resûlullah!” derse veya “Eşhedü En-Lâ İlâhe İllallah ve Eşhedü Enne Muhammeden Abdühû ve Resûlüh” derse müslümandır, tamam; olduğu yerde Müslüman. Demin ki “sınırdan içeri giren adam” misâli gibi; ondan sonra Müslümanlığı yaşamaya devam ederse, o zaman bir mezhebe girmesi lazım. Müslüman olması için bir mezhebe girmesi şart değil, ama Müslüman yaşaması için bir mezhebe girmesi şart!..Pekiyi, kimin bir mezhebe girmesi şart değil? İmam-ı Âzam Hazretleri’nin bir mezhebe girmesi şart değil. Çünkü bütün meseleleri kendisi biliyor… Aynen, “Peygamberimiz zamanında mezheb var mı?” Peygamberimiz zamanında mezhebe girmesi yok, çünkü Merkez kendisi!

Ve Sahâbîlerin birbirini taklidi caiz değil ki, her biri içtihad ehli.

Tabiî… Şimdi diyorlar ki, “Peygamberimiz zamanında mezheb var mıydı?” Bal gibi vardı: Ashâb-ı Kirâm’ın her biri bir mezheb imamıydı!.. Ama onların tâbileri kalmadı, ayrı mesele yani…

Mezhebsizlik, biliyorsunuz, 80 ve 70’lerde moda. Önce İrancılar mezhebsiz oluyor, sonra tekrar İrancı oluyorlar, “particilik” karşıtı sonra “Partici” oluyorlar, en sıkı “demokrasi savunucuları” oluyorlar. Böyle gidip gelmeler oluyor böyle insanlarda.

İşte Zahid-ül Kevserî diyor ki, “mezhebsizlik, insanı dinsizliğe götüren bir köprüdür!”Mezhebsizlik böyle bir köprüdür yani… Dediğim gibi bir adam, bir Hıristiyan Müslüman oldu, bitti. Tamam; imanlı. Namaz kılacak, neye göre kılacak namazı? Mutlaka bir mezhebe girecek, başka çâresi yok çünkü.

Erdoğan’la ilgili 80 öncesinde olan bir hâdiseyi anlatmıştınız…

Bir Hoca arkadaşı, bir gün gelmiş o Hoca arkadaşının yanına. 1979’dan sonra. Humeyni’nin İran’a geldiği ve Türkiye’de bir Şiîlik sempatizanlığı olduğu zaman. Kitaplarımızda Ahir Zaman’da gelecek olan Mehdi’nin Sünnî olacağı yazılı olduğu hâlde, “bir iki lâf söyledi Amerika’nın aleyhinde” diye, “bu Mehdidir!” diye bir yaygara kopardılar Türkiye’de Humeyni hakkında. O günlerde işte, vaaz eden arkadaşının yanına birkaç arkadaşıyla beraber geliyor Tayyip Erdoğan. Arkadaşı da daha vaazdan yeni inmiş, daha üzerinde cübbe ve sarık duruyor. Diyor ki “sen Humeyniye ‘Kâfir!’ demişsin! Nasıl dersin?!” O da diyor ki, “ben Humeyni’ye ‘Kâfir’ falan demedim”, “Yok, demişsin!” falan…

Hararetli bir şekilde…

Tabiî, hararetli bir şekilde… Hesap soracak bir havada… Hoca da diyor ki, “daha yeni indim kürsüden, görüyorsun başımda sarık duruyor, sırtımda cüppe var, cemaate karşı ayıp olur, diyor. Bu mesele burada konuşulmaz” İleride, zaman zaman beraber gittikleri bir dükkan varmış. “Falan dükkana gidin, ben de oraya geleyim, konuşalım” diyor. “Olur” diyorlar ve gidiyorlar. O Hoca arkadaşımız da, bir taraftan sarığı ve cübbesini çıkartırken bir taraftan da düşünüyor; “yahu, acaba herhangi bir yerde ben böyle bir şey demiş miydim?” Ve hatırına geliyor. Ondan birkaç gün önce birisi, Humeyni’nin Hazret-i Aişe Validemiz’in iffetsiz olduğunu söylediğini, söylemiş.

Ki, kitaplarında var bu… Açık.

Tabiî… Şiîler Hazret-i Aişe Validemizi -haşâ!- iffetsizlikle suçlarlar. O arkadaşım da demiş ki, “eğer Humeyni, Hazret-i Aişe Validemiz hakkında böyle dediyse kâfirdir! Çünkü Kur’ân-ı Kerîm, Hazret-i Aişe Validemizin iffetli olduğunu söylüyor! Âyet var bu hususta.”

Mutlak olarak bağlıyor…

Tabiî Mutlak olarak; Âyet var! “Âyeti inkâr etmiş olacağından kâfir olur!” demiş… Bunu hatırlıyor o Hoca arkadaşımız, “haâ, demek ki bunu söylüyor bunlar” diyor. Neyse, sarığını, cübbesini çıkardıktan sonra o da dükkana varıyor. Diyor ki, “birkaç gün önce birisi bana böyle söylemişti. Humeyni’nin, Hazret-i Aişe Validemiz aleyhinde konuştuğunu söylemişti. Ben de, “eğer Humeyni öyle söylediyse, Aişe Validemiz’in iffet ve namusu Âyet ile sabit olduğu için, onun tersini söyleyen kâfir olur. Dolayısıyla Âyeti inkâr ettiği için Humeyni de kâfirdir” demiştim. Bunu mu söylüyorsunuz? Eğer bunu söylüyorsanız, evet söyledim! Yoksa durup dururken “Humeyni kâfirdir” demedim” diyor. Aralarında yine karşılıklı münâkaşalar, konuşmalar oluyor. Ondan sonra çekip gidiyorlar… Böyle bir şey de var yani.

Hükümetin son 13 yılda Ehl-i Sünnet ile ilgili tutumu derken, Ehl-i Bidat, reformist ve sapık bazı kişilerin önünü açması da söz konusu. Mustafa İslamoğlu gibi marjinal kişilerin önünün eçılması.

Evet… Meselâ Hayrettin Karaman’a “Hocam, Hocam!” diye iltifat ediyorlar. Hayrettin Karaman, “Kur’ân, Ehl-i Kitab’a, “Peygambere inanın” demiyor!” diyen birisi… Hayrettin Karaman, “Hanefiler “kılınmaz!” diyorlar ama, kadın-erkek yanyana niye namaz kılmasın. Kılınır!”diyen birisi… Hazret-i Muaviye’nin aleyhinde bulunan birisi. Bilhassa Hazret-i Muaviye düşmanlığı, Şiî-Sünnî ayırımının kalın çizgilerinden birisidir.

Ve Erdoğan’ın dinî meselelerde başdanışmanı gibidir, değil mi?

Tabiî, öyle!.. Meselâ, Haliç Kültür Merkezi’nde üç kitabın tanıtım toplantısı oldu. Bir, bu 7 ciltlik Hadîs kitabı. İki, Türkiye Diyanet Vakfı’nın 44 ciltlik İslâm Ansiklopedisi, bir kitap daha… Buraya, Tayyip bey de katıldı ve konuştu. Ve takdir ve tebrik etti, bu hususta emeği geçenleri. Hâlbu ki, Türkiye Diyanet Vakfı’nın çıkartmış olduğu 44 ciltlik kitapta “Âzab’ın ebedî olmadığı”, “Cehennem’in ebedî olmadığı” yazıyor. “Azab” maddesine ve “Cehennem” maddesine bakarsanız, görürsünüz. Bu ne demektir?!. Görüşleri sıralıyor, sıralıyor, en sonunda da kendi görüşünü ve hükmünü basıyor; “Azab ebedî değildir! Cehennem ebedî değildir!” diyor. Bu itikadî yanlışlık! Bu şu demektir aynı zamanda; “Hıristiyanlar ve Yahudiler, kâfirler ebedî Cehennem’de kalmayacak” demektir. Olur mu öyle şey!

Âyetle sabit!

“Ebedâ!” kelimesi vardır Âyet’te… Ankara İlahiyat’tan bir hoca var –ismini söylemeyeyim şimdi- işte “Cehennem ebedî değil” falan, filan diyormuş talebelerine. Talebeleri de demişler ki, “Hocam siz öyle söylüyorsunuz da, Kur’ân- Kerîm’de “ebedâ” kelimesi geçiyor? Buna ne diyeceksiniz?” demişler. “Yahu orayı ben de anlayamıyorum!” demiş… Yani “oraya ben de inanmıyorum!” diyemiyor da, “ben de anlayamıyorum!” diyor… Bir… Bir de, bilgisizlik var. Şöyle ki; Yusuf Nebhani isminde bir zat var. Büyük tasavvuf âlimidir. Tasavvuf ile ilgili bir çok kitabları vardır. “Nebhani” maddesine giriniz, bakınız. Orada göreceksiniz; diyor ki Türkiye Diyanet Vakfı’nın “İslâm Ansiklopedisi” “Nebhani” maddesinde, “Nebhani tasavvufa karşıydı!”

Hakikati tersyüz etmek…

Tam tersi etmek!.. Cahilliğin dik alâsı bu!.. Ondan sonra, Adnan Aslan isimli bir zat bir kitap yazmış. Bu kitabında, “yeryüzünde bugün dinleri bozuk bile olsa, diğer din mensupları kendi dinlerine göre hareket ederlerse, onlar da Ahiret’te kurtulurlar” diyor. Bu kitap, Türkiye Diyanet Yayınevi bünyesinde basılıyor! Aynı zamanda bu şahsa “İslâm Ansiklopedisi”nin 5, 6 cildinde yazı yazdırılmış!.. İşte Türkiye Diyanet Vakfı! İşte, Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı! İşte bunları öven sayın Cumhurbaşkanımız!

Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Efendim, şimdi Bakanların, Başbakanların, Cumhurbaşkanlarının danışmanları olur. Bir de bunların Başdanışmanları vardır. Hani şimdi “AK Parti ile Parelel Yapı kavgalı” ya. Ama bu “kavga” enteresan bir kavga. Değil ama, sanki “danışıklı dövüş” gibi. Meselâ Diyalogçuların bir vakıfları var; Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı. Bir de Kültürlerarası Plâtform var. Bu da Gazeteciler ve Yazarlar Birliği Vakfı’yla aynı binayı, aynı odaları, aynı bilgisayarları, aynı sandalye ve masaları kullanan bir müessese, kuruluş. “Dinlerarası Diyalog ve Hoşgörü” ifâdesi tenkid yediği için, “Kültürlerarası Plâtform” diye bir şey kurdular. Onun Başkanı da Prof. Bekir Karlıağa… Bekir Karlıağa her zaman onların başında. Kültürlerarası Plâtform’un Başkanı zaten. Daima “Dinlerarası Diyalog Toplantıları”na katılan bir kimse. Sonra ne oldu? Aradan “Paralel Yapı meselesi” ortaya çıktı. Enteresandır; Paralel Yapı’nın baş adamlarından biri olan Prof. Bekir Karlıağa’yı aldı sayın Tayyip Erdoğan Başbakanlığında kendisine Başdanışman yaptı. Bu Bekir Karlıağa kim? Bekir Karlıağa, “bir insan, bir Tanrı’nın, bir Yaratıcı’nın varlığını kabul etsin de, isterse bu kimse Budist olsun, ister Yahudi olsun, ister Hıristiyan olsun, ister Mecusi olsun, isterse Zerdüş olsun cennete gider” diyor! Böyle birisi… Şimdi, bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?.. Eğer Paralel Yapı yanlışsa, yanlış hareket ediyorsa, kullandığı kimseler tarafından yapılıyordu bu yanlış. Aynı yanlışlığı yapan bir adamı sen alıyorsun, Başbakan Başdanışmanı yapıyorsun kendine!

Şu ânki pozisyonu nedir o kişinin?

Cumhurbaşkanı olduktan sonra Başbakan Başdanışmanlığı bitti tabiî. Ama şimdi Kültürlerarası Platform’un Başkanı ve orada duruyor.

Yani, Paralel söylemi içerisinde aslında Ehl-i Sünnet’e karşı çalışmaları ortak bir şekilde devam ediyor.

Ediyor tabiî.

“Diyalog” meselesi var ve bir de Tayyip Erdoğan’ın Medeniyetler İttifakı Başkanlığı var.

Evet. Aynı… “Medeniyetler İttifakı”, “Medeniyetler Buluşması”, Dinlerarası Diyaloğun aynısı! Tenkid yedikçe başka başka isimlerle devam ediyorlar… Meselâ enteresan bir şey söyleyeyim; Sayın Cumhurbaşkanı, haklı olarak HDP’yi şu şekilde tenkid etti: Bunların eski Diyarbakır Müftüsü ayları var, dedi. Bu Müftü dedi ki, dedi, “benim partim Zerdüşt de olsa, ben yine de bu Parti’ye girerim!” dedi, dedi… Kötülüyor. Aleyhinde konuşuyor. Tamam, iyi, güzel! Ama sayın Erdoğan’ın Başdanışmanı sadece Zerdüştleri değil, öbürlerini de Cennet’e koyuyor! Sadece “Zerdüştler de Cennet’e girecek” dese, ikisi de aynı seviyede olur. Birisi, HDP’nin milletvekili adayı “Zerdüşt de olsa benim için mühim değil, benim Partim” diyor.

Etnik Kürtçülerin geçmişine atıf yapıyor, değil mi?

Evet öyle… Ama Bekir Karlıağa, Başbakan’ın Başdanışmanı daha ileri gidiyor! Sadece Zerdüştleri değil, onun yanında Yahudileri de, Hıristiyanları da, Budistleri de, Mecusileri de, hepsini alıyor…

Evet.

Sonra, ikinci bir şey daha söyleyeyim. Şimdiki Başbakanımız Ahmet Davutoğlu… “Siyasî görüşleri ne kadar isabetli olduğu?”nu izah sadedinde söylüyorum. Aynen Bekir Karlıağa ve sayın Cumhurbaşkanının meselesi gibi, aynı durum sayın Başbakan’da da var. Zaman Gazetesi’nin 10-15 senelik bir yazarı vardı; Etyen Mahcupyan. Ermeni bir yazar, Ermeni bir vatandaşımız. Tabiî Zaman Gazetesi, bu “Paralel Yapı” faaliyetinin başta olan müesseselerinden birisi. Gazeteye yön veren yazarlardır. Yazarlardan birisi de işte Etyen Mahcupyan. E, şimdi sen Başbakan olduğun zaman al, bu Etyen Mahcupyan’ı, yani tenkid ettiği “Paralel Yapı”nın bir personelini al, kendine Başdanışman yap!.. Ondan sonra da bu Etyen Mahcupyan, bu Ermeni Meselesi’nde dedi ki: “Ermenilere soykırım yapılmamıştır” demek mümkün değildir, dedi! Onun üzerine tenkidler aldı ve “seni Başbakanlık Başdanışmanlığından atıyorum!” da demedi Davutoğlu. Adam, tenkidler karşısında kendisi çekildi… Bu ne kadar isabetli bir siyasi tavır ki, kimin ne olduğunu ve ne konuşacağını hiç bilemiyorsun bile!.. Ve tenkid ettiğin müessesenin, teşkilâtın fikir babalarını kendi yanına çekiyorsun, onları konuşturuyorsun… Cumhurbaşkanlarının, Başbakanların danışmanları vardır. Adı üzerinde “danışman”. Ona danışırlar. Derler ki “nasıl hareket edelim?”. Onlar da derler ki, “şöyle, şöyle hareket edelim” ve öyle hareket edilir. E pekiyi, kılavuzu böyle olanların yaptıkları yanlış olmaz mı?!.

“Kimlerle istişare yaptığına bakmak yeterlidir” diyorsunuz?

Gayet tabiî!

ADIMLARDergisi.com

(02.09.2015)

Kaynak: http://www.adimlardergisi.com/ali-eren-hoca-ile-mulakat-2/

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir