Vatan Dostu Sultan Vahidüddin
23 Kasım 2017
Modernist Soytarıların Mukaddes Velâdetle Alâkası Olamaz!
29 Kasım 2017

HEDİYESİ 300.000 $ MANEVİ ZARARI MEZHEPSİZLİK!

 

Diyanet’in 2001 yılında sipariş ettiği ve 300.000 $ ödediği tefsir, skandalları sonraki baskılarında ayıklanmış, mezhepsizlik yönlendirmesi kalmış vaziyetiyle kafa bulandırmaya devam ediyor.

ANALİZ/ MURAT BAŞARAN

Eski bir konuyu ısıtıp, Reza Zerrab gibi güncel meseleler dururken ne diye masaya koyuyorum?

Çünkü “eski bir konu” ama hayatiyetini aynen koruyor.

Mesele de aslında tarihe gömülmesinde.

Ama yapmıyoruz.

Diyanet’in sitesine girdiğiniz zaman ana sayfada “Kur’an-ı Kerim” diye bir bölüm var. Tıklıyorsunuz, açılan sayfada çeşitli seçenekler var. Bunlardan biri de “Tefsir”. Hemen altında Kur’an Yolu Meali ve Tefsiri ibaresi yer alıyor.

Aslında ben Hamdi Yazır merhumun Hak Dini Kuran Dili ile karşılaşacağımı sanıyordum.

Araştırınca unuttuğumuz bir meselenin aslında tedavülde olduğunu anlamış oldum.

Bu Kur’an Yolu Meali, hiçbiri tefsir profesörü olmayan dört ilahiyatçıya 2001 yılında sipariş edilmiş. Yani Ak Parti döneminden önce. (Bunu iş olsun diye yazdım. Çok bir anlam ifade etmiyor şimdilik.)

Kim bu dört ilahiyatçı?

  1. Hayrettin Karaman- İslam Hukuku Profesörü
  2. Mustafa Çağrıcı- İslam Felsefesi Profesörü
  3. İbrahim Kafi Dönmez- İslam Hukuku Profesörü
  4. Prof.Dr.Sadrettin Gümüş- Temel İslam Bilimleri Profesörü

Ekibe çalışmaları karşılığında ödenen para ise 300.000 Amerikan Doları…

Yayınlanınca kıyametler kopuyor. Çünkü ortaya çıkan tefsirin sakat tarafları şiddetli tartışmalara yol açıyor. En önemlisi muharref Tevrat’a ve muharref İncil’e yapılan atıflar ile muta nikahının geçerli gösterilmesi.

Muta nikahını savunan İbrahim Kafi Dönmez daha sonra Diyanet Vakfının kurucusu olduğu 29 Mayıs Üniversitesi’ne kurucu rektör olarak atanıyor. (Bu Ak Parti zamanında. Hatta bu şahıs Ak Parti tarafından Diyanet İşleri Başkanı yapılmak isteniyor. Ahmet Necdet Sezer’e takılıyor. Trajikomik.)

Tartışmalardan sonra 300.000 dolar ödenen çalışma tekrar elden geçiriliyor.

Ve aynı isimle halen Diyanet’in sitesinde mevcut. Basılı olarak da satılıyor.

Peki “elden geçirilmiş hali nasıl?” derseniz…

Çeşitli yerlerini dikkatle okudum. Tefsir kısmında Mevdudi, Şevkani, Hamidullah, Reşid Rıza gibi reformist mezhepsizlere bol bol atıf yapıldığını gördüm.

Genelde Ankara ekolüne takılıyoruz ama Diyanet Vakfının 25 senede tamamladığı ansiklopedide Şevkani bir övülüyor ki sormayın gitsin…

Al Ankara’yı vur İstanbul’a…

Diyanet tam bir çorba!

Diğer taraftan Diyanet Hamdi Yazır’ın tefsirinin Osmanlıca’sını yayınlıyor.

Diyanet TV’nin haberinde “İlim dünyasında, Osmanlının son dönemine ve Cumhuriyet ilk yıllarına damgasını vuran Elmalılı Hamdi Yazır’ın en önemli eserlerinden olan Hak Dini Kur’an Dili tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığınca orijinal haliyle yeniden basıldı. Hak dini kur’an dili islam alimleri tarafından en güvenilir Türkçe tefsir olarak kabul ediliyor. Eski alfabenin kullanıldığı 13 ciltlik dev eser okuyucuya sunuldu.” şeklinde övülen muteber gösterilen bu tefsiri niye koymuyorsunuz sitenize ve niye latin alfabesi ile de basmıyorsunuz?

Bir tarafta muteber bulduğunuz ve orijinalini yayınladığınız Ehl-i Sünnet Elmalılı Ahmet Hamdi Yazır tefsiri…

Diğer tarafta 300.000 bin dolar ödenen, sonra içindeki skandallar sebebiyle tekrar elden geçirilen ve o haliyle de açıklama kısımlarında selefiliğe, mezhepsizliğe yönlendiren kitabı hem sitenizde millete sunuyorsunuz. Hem de basmaya devam ediyorsunuz?

Tam buraya sokak ağzı uyuyor, kusura bakmayın: Ne iş?

Diyaneti yıpratmayalım…

Olur. Olur da, Bekir Bozdağ’ın açıklamaları, Fatma Betül Sayan Kaya’nın beyanları, hala ortada duran zararlı ve şaibeli bir tefsir…

Nasıl olacak?

Ali Erbaş Hoca’nın niyeti halis ve beyanları samimi ise işi zor.

Diyanet Vakfı ayrı gayya kuyusu…

İsam, Kagem, Hikem, Komaş, Kuramer, 29 Mayıs Üniversitesi…

Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları…

Diyanet Vakfı Yayınları…

Televizyonu, radyoları…

Ve gönlü hoş edilecekler, ayağına basılmayacaklar ordusu…

Yazımızı, merkeze aldığımız tefsir ile ilgili Ali Eren Bey’in ilk baskısı çıktığında yayınlanan “Şimdi Buna Tefsir Diyecek miyiz?” makalesiyle sonlandıralım.

ŞİMDİ BUNA TEFSİR DİYECEK MİYİZ? / Ali EREN

Diyanet İşleri Başkanlığı, 2001’de yeni ve daha anlaşılır bir Kur’an meal ve tefsiri hazırlatmaya karar verdi. Hazırlama işi 4 ilahiyat profesörüne havale edildi. Hayrettin Karaman, Mustafa Çağrıcı, İbrahim Kâfi Dönmez, Sadrettin Gümüş.

Tefsir, Allah kelâmı olan Kur’an âyetlerinin açıklamasıdır. Tefsirler, Rabbimizin, biz kullarına neleri emredip neleri yasakladığının izahını yapar. Onun için tefsir çok mühim, mühim olduğu kadar da mes’ûliyetlidir. Dolayısıyla böyle hassas bir iş ancak müfessirlerle/tefsirden anlayan kimselere havale edilmeli, böyle bir işi yüklenenler de ancak tefsir yapabilecek ilme sahip olmalıdırlar.

Bu çerçeve içinde Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ismi geçen kişilere hazırlattığı 5 ciltlik KUR’AN YOLU Türkçe Meal ve Tefsir isimli eserine baktığımızda şunu görüyoruz:

Eseri kaleme alan dört zattan hiçbiri tefsir profesörü değil. Yani ihtisası tefsir olmayanlara tefsir hazırlama vazifesi verilmiş, onlar da bu eseri 300.000 dolara hazırlamak üzere kabul etmişler.

Bu tıpkı, nasıl olsa o da doktordur diye bir cildiye doktoruna göz ameliyatı vazifesi vermek gibi. Ona böyle bir vazife veriliyor, o da bu benim işim değil demiyor. “Eh neyse…” kabilinden kabul ediveriyor.

Netice ne olur? Aşağıda okuyacağınız gibi “Yarım doktor candan, yarım hoca dinden eder” olur.

İlk cildi elimize alıyoruz. Tefsir niyetiyle okumaya başlıyoruz. Aman Allah’ım! Tefsir değil sanki Kitab-ı Mukaddes’i, İncil ve Tevrat’ı tanıtma kitabı. “Kitab-ı Mukaddes’te şöyle deniyor, Kitab-ı Mukaddes’te böyle deniyor” diye, sadece Bakara suresinde tam 50 yerde Kitab-ı Mukaddes’e atıf yapılmış.

Eğer adına açıklama diyeceksek, bunu da şöyle açıklıyorlar:

“İslâmi inançlarla ve ilkelerle çelişmeyen ek bilgiler vermek maksadıyla Kitab-ı Mukaddes’ten de bilgiler aktardık.” (Cild 1, XLIII)

Tahrif edilip Allah’ın gönderdiği orijinal halini kaybetmiş olan bir kitabın verdiği bilgiye ne kadar güvenilir ki, okuyuculara ek bilgi vermek için Kitab-ı Mukaddes’ten yığınla bilgiler aktarıyorsunuz?

Allah kelamı olmaktan çıkan bir kitabın, insanlar tarafından yazılan kitaplarla ne farkı kalır? Eğer, maksadınız söylediğiniz gibi “İslâmî inançlarla ve ilkelerle çelişmeyen ek bilgiler vermek” idiyse niçin sadece Kitab-ı Mukaddes’ten bilgiler aktardınız da -meselâ- doğu dinlerine ait bilgiler aktarmadınız? Muharref Tevrat ve İncillerin rüchaniyeti ne? Niçin sadece İncil ve Tevrat? Bunun bir sebebi olmalı. Ve ne?

Yazarlar heyeti aktardıkları bu bilgilerle yetinmeyip ayrıca “daha geniş bilgi için Tevrat’ın falan falan yerine bakın” diyerek okuyucuyu bir de Tevrat’a yönlendiriyor.

Neyse, Kitab-ı Mukaddes’ten aktardıkları bilgilerin, söyledikleri gibi İslâmi inançlarla çelişip çelişmediğine bakalım. Aktardıkları bilgilerden biri şöyle:

“Tevrat’ta, Yakub peygamberin Tanrı ile güreşip O’nu yendiği, bu sebeple Tanrı’nın ona İsrail adını verdiği bildirilir.” (Birinci baskı, Cild 1, s: 50)

Eeee?.. Hani İslâmî inançlarla çelişmeyen bilgiler verecektiniz? Yakub peygamberin -hâşâ- tanrı ile güreşip O’nu yendiği İslâmi inançla bağdaşıyor mu? Bu inanç, İslâm’a göre insanı gömgök gâvur yapmaz mı?

Hadi bu bilgiyi verdiniz, peki sözümona tefsirinizde niçin buna dair gerekli bir izahta bulunmadınız?

Değerli okuyucular, yazarlar heyeti tarafından kaleme alınan Önsöz’de şu bilgiler veriliyor:

“Bildiğimiz kadarıyla İslâm dünyasında bir heyet tarafından yazılmış ve tamamlanmış Kur’an-ı Kerim tefsiri bulunmamaktadır. Bu açıdan bizim çalışmamızda bir ilkin gerçekleştiği söylenebilir. Ayrıca, Kur’an Yolu’nun, Din İşleri Yüksek Kurulu tarafından okunup tenkit süzgecinden geçirilmesi de esere yararlı katkılar sağlamıştır.”

Aman Allah’ım! Demek bu eser bir de Din İşleri Yüksek Kurulu tarafından okunup tenkit süzgecinden geçirilmiş. İyi ki Kurul tarafından okunmuş. Ya okunmasaydı kim bilir nasıl olacaktı?

Değerli okuyucular! Bu 5 ciltlik eserde öyle veballer işlenmiş ki, yazmakla bitecek gibi değil. Bunlardan bir misal: Şiilerde ve tabii ki İran’da, Mut’a nikahı diye bir nikâh var. Bu nikâh şöyle oluyor:

Bir kadınla bir erkek, şahit falan da olmadan belli bir para karşılığında belli bir süre için anlaşıp karı-koca hayatı yaşıyorlar. Anlaşılan süre bitince nikâh da sona eriyor…

Mut’a nikâhı işte böyle bir şey. Bu nikâh, ehl-i sünnete göre geçersiz olup yapanlar zina yapmış olurlar. 14 asırdır, hiçbir ehl-i sünnet âlimi de bunun câiz olduğunu söylememiş/yazmamıştır. Gelin görün ki, KUR’AN YOLU tefsiri bunun câiz olduğunu yazıyor. (1. baskı, Nisâ, 24. âyetin tefsirinin son paragrafı.)

Türkiye’de Türkçe olarak yayınlanmaya başlayan Newsweek dergisi, bu haftaki sayısında bu tefsirin Mut’a meselesi hakkındaki tavrını ele alıyor. Dergide, tefsir yazarlarının Mut’a konusunda birbirini tutmayan ibretlik sözleri mevcut. Ne deyip ne demeyeceklerine bile hâlâ karar verebilmiş değiller. Acı, çok acı…

(27.11.2017)

Kaynak: http://www.medyamit.com/mobil/haber/1987/hediyesi-300-000-manevi-zarari-mezhepsizlik

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir