(1) Türkiye Gazetesinde Şeyhulislâm Haretlerine Hakâret!
13 Temmuz 2014
(4) Türkiye Gazetesinde Şeyhulislâm Haretlerine Hakâret!
25 Temmuz 2014

AKÂİDDE BÜYÜK İMÂM VE MÜCÂHİD ŞEYHÜLİSLÂM MERHÛM MUSTAFA SABRİ EFENDİ HAZRETLERİ’NİN 62 SENE EVVEL (12. MART. 1954) TÂRÎHİNDE İRTİHÂL-İ DÂR-I BEKÂ EYLEYİŞLERİ MÜNÂSEBETİYLE…

 

MÜBÂREK RAMAZAN’DA DÂHÎ ŞEYHÜLİSLÂM MERHÛM MUSTAFA SABRİ EFENDİ HAZRETLERİNE TÜRKİYE GAZETESİNDEKİ İFTİRÂ, HAKÂRET VE AŞAĞILAMALAR İÇÜN TEVBE EDİLMEZSE, TEL’ÎN EDİLMEKDEN KORKULMALIDIR!

(3) 

Ahmed SELÂMÎ

 

19) Îmânı, ahlâkı ve vicdânı kamalistleşmiyenler artık bir evvelki makâlemizde Şeyhülislâm Merhûm Mustafa Sabri Efendi Hazretleri hakkında kullandıkları ta’n ü teşni’a müteallık son derece berbat isnâd ve iftirâlardan; ve bilhassa Merhûm’u “hâin” İLÂN etmek fâzîhasından alabildiğine pişman olub, bunu, aynı köşelerinden i’lân ederek beyân etmelidirler! Aksi hâlde her günâhın tevbesinin, kendi husûsi usûlü ile ortaya konulmasından bahsedilemez!. Berzah âlemine intikâl ederek kendisini bugün “müdâfaadan” âciz kalan bir (Büyük-Derin) allâmeye sıçratılan bunca erâcif ve zifosun, aklı başında bütün “Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemaat” çizgisindeki müslümanlar tarafından Kıyâmet’e kadar tel’in edileceği (lâ’netleneceği) ; ve “hesâb gününde” de Merhûm ile beraber (hakk) talebinde bulunacakları bedâhat derecesinde ortadadır…

Seyhülislâm Merhûm, o kadar ferâset, zekâvet ve kerâmeti zâhir büyük bir zât ki, ONUN, 85 senelik satırları, yalınız ta 1928’lerde yâdellerde kendisine “hâin” diyerek iftirâ atan Mısır keferelerine, eşirrâ ve echellerini yere geçirecek cinsden değil; aradan 86 sene geçmesine rağmen 2014’lerin “Laik dembokrat Türkiye’sinde” müslüman geçinen bir takım takiyyeci cühelânın “iftirâ ve yalanlarını” da, onların boğazlarına tıkacak keyfiyetdedir…

20) Aynı yazıdan dehşet ve ibretle devâm edelim:

“….muhâcimler (saldıraylar) meyânında bir Mahkeme-i Şer’iyye avukatının aleyhimde pek ileri gitmesi ve Mustafa Kaemâl’in Muhâkeme-i Şer’iyye ve Ahkâm-ı Şer’iyye (1) düşmanı olduğunu bilmemesi çok acâibime gidiyordu. Benim içün: “Mekke’den kara haberi geldi ve nâs kendisinden kurtuldu denilirken; “El Mukatta gazetesi sahifeleri üzerinde yine sesi yükselmiye başladı” diyordu. Hem de bu adam yine beni, “Sâhibü’l-fetvâ el hâlidetü fi’ş-şer” tabiri ile yâd ediyordu. Bunun üzerine yazdığım makâlelerimin birinde bu müzmin hatâlarının birini tashîh ederken: “Sizi tezkîr etdiğim kadar bir müennesi (2) tezkîre çalışsam müzekker olurdu!” demişdim.”

……………………………………………………… 

“Son cevâbımda şöyle dedim:

Mısırlılar! Ne acâib adamlarsınız! Mustafa Kemal’in husemâ-yı siyâsiyyesinden diye bana ve halîfeye ibtidâ üst perdeden taarruz ve tecâvüz eden sizsiniz; büyük büyük yanlışlıklara düşen de siz… Ağır tenkidlere dayanamıyacak adam büyük hatâlardan ictinâb eder ve hele ağır tecâvüzlerde bulunmaz. Benim elimde sopa görüyorsanız, onu sizin elinizden aldım. Beni bâtıl ile vekâr hâricine çıkmayı cem’ etmekle tavsîf eden zâtın, kendisi zulm ile tazallümü (zulme uğrayarak sızlanmayı) cem’ etdiğinin farkında olmayıb, hem tecâvüz ediyor, hem de mukâbele şiddetli gelince şikâyet ediyorsunuz ve siz daha nelerin farkında değilsiniz, bırakınız Türkiye’ye âid mesâil-i siyâsiyyenin gavâmızını (sırlarını)SİZ HENÜZ İKİ ŞEYHÜLİSLÂM’I 4 DEFA İHTARDAN SONRA BİLE YİNE BİRİBİRİNDEN TEMYÎZ EDEMİYORSUNUZ!. İki pâdişâhı da biribirinden temyîz edemiyorsunuz!”

1928’lerin mısrî gabâvet veya dalâlet çıkını kelleler, meğer bugün de, yani 86 sene sonra T.C. içinde hortlatılacakmış!

21) Merhûm devâm eder: 

“Baş şâiriniz tavsif ve tasvîr ederken iltibâsa (biribirine karıştırmıya) düşüyor. İçinizdeki havass muhâtabîni de şâirin murâdını yanlış teşhîs ediyor, Arabça makâlelerle size ve en büyük şâirinize mukâbelede bulunmasını cür’etkârlık addetdiğiniz ve “ne kadar Arabça yazsa da ve Arab olmadığı belli oluyor” dediğiniz Mustafa Sabri ise, şâirinizin şiirini ve murâdını sizden daha doğru anlıyor. Kendiniz sebeb olarak açdığınız münâkaşa yolunda her gün bir hatânızı tashîh etdikce, bundan mahcub ve mütenassıh olacağınız (nasihât dinliyeceğiniz) yerde, bana hiddet (3) ediyorsunuz!  İstanbul’dan Mısır toprağına ibtidâ ilticâ’ etdiğimiz zeman, İskenderiyye’de âilemle berâber üzerimize süprüntü ve çamur atdınız! Ve sonra gazetelerinizde mensur ve manzum yazılarınızla şahsımıza ve mesleğimize taarruzdan geri durmadınız! Garibliğinden cesâret alarak erbâb-ı nâmûsa sataşmayı kolay bir şey zannetmekdeki hatânızı da sopaya teşbih etdiğiniz kalemimle size anlatacağım VE CEZÂSIZ BIRAKMIYACAĞIM!” 

22) Şeyhülislâm Merhûm’un şu satırlarını tekrar yazalım: 

“Hakikaten benim Mısır sergüzeştim ve oradaki vaz’iyyetin görülecek bir şey idi. Mısırlılar Mustafa Kemal’e kulakdan âşık olmuşlardı. O sebeble ulemâsının ve cühelâsının ağzında bu isim “Esmâ-yı Hüsnâ”dan biri gibi dolaşıyordu! Onun husemâsından (hasımlarından) olduğum içün de, beni, müsâfirliğime ve muhâcirliğime rağmen pek nezâketsiz ve belki pek terbiyesiz bir sûretde karşıladılar. İSLÂM MEMLEKETİ ZANNI İLE İLTİC ETDİĞİM MISIRLILARIN HAKKIMDAKİ SÛ-İ MUÂMELESİNİ DEĞİL DÜNYÂDA, ÂHIRETDE BİLE UNUTMIYACAĞIM.” (15 R.ahır 1347/29. 9.1928) (87)

23) Merhûm devam buyuruyor:

Paraca ve hatta ilimce pek zengin olan bu diyarda akl ve muhâkeme fikrini (4) başka bir yerde görmedim. YOKSULLUĞUN HADD-İ A’ZAMÎSİ İÇİNDE YARIDAN FAZLASI HASTA OLAN EFRÂD-I ÂİLEMİN İHTİYÂCÂTINI TEDÂRİK İÇÜN GECE YARILARI ECZAHÂNELERE KOŞARKEN, BİR TARAFDAN DA MATBUAT MÜCÂDELESİNDE MISIRLILARA KENDİ LİSANLARI İLE YAZI YETİŞTİRİYORDUM.” (87) 

2014 Mübârek Ramazan’ında da bazı “Saldıraylar ve Besicileri” de, “gazete köşelerinden yazı yetiştirerek” fitne çarkı yoluyla, Ümmetin böylesine çile çeken Büyük ve Mücâhid bir ŞEYHÜLİSLÂMININ boynuna, zerre kadar îmân ve fikir sancısı duymadan, “FALAN PAŞA HÂİN DEDİ” diyerek “hâinlik” yaftası asmanın en azılı hâinlik ve hinliği cinnetine yakalanmış bulunuyor!

İşte birileri, bu millete, ASLINI bu derece intikam alarak inkâr etdirdiler!.

24) Merhûm Şeyhülislamın satırlarını okuyalım:

“Karşımda kurulan ve bir garib TÜRKÜ (5) susturamamakla GAYRET (6) ve asabiyyet-i câhiliyyesi  alevlenen bütün (7) bir memleketin müttefik (8) cebhesi aslâ kuvve-i ma’neviyyemi sarsmadı. BEN YALINIZDIM. Bir makalemde kendilerine yazdığım vechile o diyarda, benim gibi garib olan HAKK ve HAKÎKATDEN başka müzâhirim yokdu… Pek ender olarak bana tarafdâr çıkmak istiyen zevât bile, imzâlarını gizliyerek yazıyorlar; ve seslerini kâfi derecede yükseltemiyorlardı. Mâamâfîh benim yardıma ihtiyâcım yokdu. Belki yerlilerden de bir sadâ-yı HAKK çıkmasına memleketin ihtiyâcı var idi. Münâkaşa devam etdikce muârızlarım, düşdükleri hatâlarla benim elime âdetâ silâh ve mühimmât depoları teslîm ediyorlardı. O günki şedâid-i hayât arasında bu eğlenceli mücâdele benim içün bir tesellî teşkîl etdi!” (9) 

Bu satırlar, yalınız 1928’lerin Mısırlı îmân ve edeb tanımaz eşkıyâlarına karşı yazılmış bir müdâfaanâme değil; aynı zamanda Şeyhülislâm Hazretleri’nin 2014’lerde Hılâfet Makarrında bedduâsını alan “Saldıraylara ve onların takıyyeci besicilerine de” kerâmeten verilmiş cevab ve müdellel müdâfaanâmelerdir… Hem de kazığa çakarcasına… Artık, “o ma’lûm fetvâyı kim vermiş” apaçık ortadadır ki, bunu idrâk ve teslîm etdikden sonra, “hâin” eveleme ve gevelemeleriyle hiç kimsenin geviş getirmiyeceğini umarız!

Nasuh tevbesi etmedikçe de milyarlarca kulun (müslümanın Şeyhülislâm’ı) üzerinden hakkına girmekden, bakalım nasıl bir “takiyye” numarasıyla kimler sıyrılabilecek; ve îmân-vicdân azâbı bir gün, birilerini nasıl yatalak edecek, şimdiden, yani Mübârek Ramazan’da olsun iyi düşünülmelidir?!

(Mâba’di var)

 

…………………………………………………………………………….. 

DİP NOTLAR:

(1) Buradan i’tibâren yazı serisi ( 15 R.Evvel. 1347/31 Ağustos 1928) târihiyle devâm ediyor. (81)

(2) Başvekil Tavil Tayyib Paşa’nın Dünür-i Möhderemi Büyük Mütefekkir ve “Eski Eserleri Tedkik Büyük Uzmanı ve Büyük Tarihçi Sâdık Albayrak Beyfendi Hazıretlerinin”, Merhûm’un bu satırlarını “sâdeleştirmesi” veya “üryânîleştirmesi”, pek eğlenceli manzaralar peydahlamışdır! Buradaki “müennes” kelimesi yerine “mü’mini” kelimesi oturtularak ortalık şenlendirilmiş!. Mim, vav üstünde hemze, nûn, se ve yâ harflerinin Tarzancası, demek ki “müennes değil, mü’mini” olarak okunuyormuş!. Merhûm, cinâs san’atı ile “tezkîr” kelimesini birincide hatırlamak; ikincide ise müennesi müzekker (dişiyi erkek) yapmak ma’nâsında kullanmış!.

(3) Başvekil Tavil Tayyib Paşa’nın Möhderem dünürü Müdakkik ve Mukakkik Sâdık Bey’in “sâdeleştirmesinde”, buradaki “hiddet” kelimesi “hizmet” olarak ve dal’dan sonra (mim) de varmış gibi tarzanca bir zıplayış ve okuyuşla okunmuş; ve çok ulvî ve böyyük bir (hezîmetkârâne) hizmete vesîle de olunmuşdur!!!

(4) Buradaki “fikrini” kelimesi ise, “Eski eserleri Tedkik Mütehassısı” Sâdık Bey’in Kitab-ı Hılâfetinde “fakirliğini” olarak bir tarzancaya münkalîb olmuşdur!!!

(5)        Bu “Türkü” kelimesi yerine de, Böyyük UZMÂN Sâdık Bey, ismiyle müsemmâ olmıyarak sadâkat dışına çıkıb, “yüreği” diye bir kelime aşketmiş! “Garib Türkü susturamamak” yerine “garib yüreği susuturamamak” şeklini uydurub çakılmış!. Ne garib, Merhûm, “TÜRKÜM” dese, bir tarafa; “Tekin Alp TÜRKLÜĞÜNDEN istifâ etdim” deyince öteki tarafa yaranamıyor! Şeyhülislâm Merhûm, kendisinin Mısır’da “garib TÜRK olarak susturulamadığını” söylerken, ÇOK Böyyük Ehl-i Sünnet Ahlâk(!)lı Türkiye Gazetasının Saldırayı ise, “bu hâin adam Türklükden istifa şiiri yazdı” demeye getirerek, Koca allâmeyi kamalist ağzıyla ve kamalistlere yaranma adına tahtıe edib aşağılayacağını zân ve hesâb ediyor!. Acebâ niceleri Sabri Efendi Merhûm ile SOY ve sülâle mukâyesesine girseler, nesebleri nereye ve kimlere dayanır; ve kaç batın sonra da kökleri nasıl kurur? HEM DE Türk Târih Kurumu’nun 1980 tab’ târihi taşıyan “Atatürk’ün Yaşamı” nâm kitabı yazan ULUĞ İĞDEMİR’in kaleme aldığı kitabın 1. cild 23. sahifesinde “Ben yahudiyim. Sebatay Sevinin soyundan geliyorum. Kendisine hayranım. Keşke bu dünyadaki bütün yahudiler O’nun mesihliği altında birleşse” diyen en BÜYÜK TÜRK (!) KİM? Saptırmak ve sapıtmak bu kadar olur!. O da, “derme çatma ÇATININ ke.estesi”ni yani Merhûm İhsan Efendi Hazretlerinin oğlunu çiviliyerek delik deşik etme adına; ve Tavil Tayyib Paşa’ya da, gûyâ oy devşirme kurnazlığıyla!. Bunun içün hakîkatı tahrif ve tağyir ederek (beddua ve la’.et) almak, hangi mahlûkun ve hangi aklın kârı olabilir?

Merhûm’un “istifâ etdiği türklük”, tekrar edelim, 36 Osmanlı Hâkânının, Oğuz soyu, Üçok boyu ve Kayı aşîretiyle gelen Türk oluşu değil; Tekin Alp, Gökalp v.s. gibi ne idüğü ma’lûmların ateist türklüğüdür ki, bundan istifâ etmiyen bir tek müslüman da düşünülemez!. Hem, bir makâlesinde, Merhûm, Türkleri 3’e ayırır: 1)Putperest Türkler (İslâmiyyet’den evvelkiler), 2) Hakperest Türkler (Müslüman Türkler), 3) Zenperest Türkler (Uçkura tapan son asır zampara) sürüleri!. Saldıray’ından saydıranına kadar bugün Anadolu’daki her vatandaşları da, bu üç sınıfdan birisi içindedir; ve herkes de, üç aşağı beş yukarı hangi familya veya clasisin “sağdıran veya sağdırmıyan memelisi” olduğunu bilir!

(6) Buradaki “gayret” kelimesi de, Sâdık Bey’in Sâdeleştirme veya üryânîleştirmesinde yok olmuş, yani; tebahhur etmiş semâ vü arza karışmış, halt olmuş!

(7) Buradaki “bütün” kelimesi de, aynen evvelki kelime gibi tebahhur etmiş, buharlaşmış!

(8) Bu “müttefik” kelimesi de, Dünür-i Möhderem Uzemâ-yı Devlet Uzmanlarından Sadâkatlû “Sâdık Bey Hazıretleri” tarafından “münâfık” olarak kıraat buyurulmuş; ve öylece de zapda geçmiş, kitâba dercedilmiş!!!. Merhûm, “memleketin müttefik cebhesi” yazmış, Sâdık Albayrak ise sâdeleştirme yapıyorum derken üryânîleştirmeye kayıb, bunu da, “memleketin münâfık cebhesi” hâline ve kalıbına sokuşturmuş ve Şeyhülislâm Hazretlerinin satırlarını, dolayısıyla maksâd ve murâdını böylece ve bir güzel benzetmiş!. İşte “harf inkilâbı” ve arkasından gelen sâdeleştirme cinnet-i cümhûriyyesi… Saldıray Cebhesinin elindeki kaynak ve konyak da işte bu olsa gerek!. Çapaçulluğun; ve selefi bu kadar hafife alma ve tahkîr etmenin sunturlusu, dünyânın hiçbir yamyam ülkesinde bile bu dereke ayakaltı seviyesinde görülemez!. Hadîs-i Şerîf: “İhânet eden, ihânet bulur!”

(9) Herkes, hökûmet-i Tayyibenin “açılımlarını özümseyib gözümsiyerek açılım ve saçılım” peşine atlıyarak, işte böyle “Ekmekelekettin” açılım ve saçılımlarını da haşhâşîler gibi çekib, dumanaltı olmanın çukuruna düştü! Türkiya Gazevetası ve Saldırayı’nın o meş’ûm ve menhûs hücumlarında (kaynak) olarak ele alınan nesne, kapağında mumyalanmayı andıran bir Kamal resmi de bulunan Sâdık Bey’in bu kitabı ise, vay hâllerine!

 10) Şeyhülislâm Merhûm’un “Yarın” nâmında ve Gümülcine’de neşretdiği gazetenin yukarıda iktibâs etdiğimiz satırlarının Osmanlıca cildleri muhtelif mahal ve eşhasda mevcuddur. Merhûm’un bu îman, fikir ve cehd ü gayret hazînesi gazetesinin bir cildinin de, Merhûm’un Gümülcine’deki talebesi “Bıçakçı İsmâil Efendi’de” olduğunu 1983’lerde öğrendik! İbret ve ders alınacak noktalar bulunmasına binâen mevzuu biraz tafsîl edeceğiz!

Alamanya’daki Hameln’den Gümülcine’ye giderek, bu cilde ne isterse vererek sahib olalım ve böylece, Merhûm’un îmân, fikir ve hâtırasına hizmet edelim diye düşündük. Ancak 5.000 marka kadar çıkdıksa da, cilde sâhib olmaya bir türlü muvaffak olamadık! Sonra da, nice müşkille fotokopisini %80 çekebildik!. Birkaç sene sonra Bıçakçı İsmâil Efendi’nin, Bursa’ya nakl-i hâne ederek yerleştiğini duyduk; ve fotokopilerdeki o çıkmıyan yerleri tamamlamak üzere yardım rica etdik! Bursa’nın yolunu tutduk!. Lutf u ihsân buyurub kabûl etdiler; amma hassasiyetlerinin fevkalâdeliği ve cilde en küçük bir zararın gelmesini istemiyen aşırı titizlikleri sebebi ile noksanları ikmâlde ancak %5-10 kadar vâsıl-ı gâye olabildik!

Birkaç sene sonra, sanırım 1990 olacak, BIÇAKÇI nâm Efendiye tekrar mürâcaatımızda ise şu cevabı aldık: “O cildi İstanbul Yıldız’daki Hayrettinlerin İslamî Araştırmalar Vakfına hediye etdim!.” Buz gibi bir bardak soğuk Hamidiye suyunu şürbeyledikden sonra, Yıldız’a, oradan da seyyârâta urûc eder gibi Yıldız’daki mahall-i mahsûsa çıkdık!

 Tanışma faslını müteâkıb, “Burada Yarın Gazetesi’nin bir cildinin bulunduğunu öğrendik; ve yüksek müsâadelerinize binâen, o eserden iyi çıkmıyan on-onbeş sahifenin fotokopisini çekmek  istirhâmında bulunuyoruz” dedik! Bizi, pençeleri bilenmiş ve çok keskinleşmiş yaban aslanı gibi bir şey görüb, cildi de, bu pençelerle paramparça edecek bir mahlûk gibi zannederek, seyretmek iştiha ve merâkıyla kapıya gelen vazifeli iki üç me’mûr-ı hass muhâtab aldı! Beni, “Efendim cild çok eski, elinize veremeyiz” cevabı ile istikbâl iden bu hass mahkûmlar, eksik olmasınlar son derece beşüş ve mütebessim ve üstlerince iyi yetiştirilmiş sâdık tavırlar ve üstün bir nezâketle Türkçesi paketlemek istediler!.

 Biz sabırla istirhamlarımıza devâm etdik! Ancak karşımıza gelenlerden, biran evvel gitmemizi istiyen sinyaller de almıyor değildik! Nihâyet pes etmeli ve sâdık ve maaşlı bendeleri daha fazla rahatsız etmeden, süklüm püklüm (susarak) ve sadece, “Vah vah! Demek çok eski bir cild!” mırıltıları ile orayı terketmeliydik! Biz, edeb dâiresinde bir hamle daha yaparak şöyle dedik:

 “Ha öyle mi Efendim, bendeniz bir fotokopi makinesi ile buraya geleyim, elimi (pençelerimi kastederek) hiç sürmeden sizler o mâhir ellerinizle 5-10 sahifenin fotokopisini de mi lutfedemezsiniz?”

Cevab, çobanına sadâkatin bendelerinde, gene aynı oldu: “Efendim cild çok eski, fotokopi çekmiye müsâid değil!”

Artık hakkı ortaya koyma vakti geldiğine inandık; ve yalanın beline yılanın belini kırarcasına kazmayı sallamalıydık! Artık (Doğruyu), anlıyacakları en münâsib şekli ile ve haksızlık (yalan-dolan, adam aldatma ve göz külleme) iblislikleri karşısında susub dilsiz şeytan olmayı da onların tepelerinden geçirerek işi noktalamalıydık! Asgarî derecesiyle ancak şu kadar diyebildik:

 “Ben o cildden iki defa ve sahibi Bıçakçı İsmail Beyin iki ve benim de iki gözüm yani tam 4 göz önünde fotokopi çekdim, cildi çok iyi tanıyorum; ne eskisi, taş gibi sağlam, yepyeni bir cild! Şunu açıkça desenize: Bu cildi biz, Merhûm Şeyhülislam’ın katlini planlayanların izinde olarak katletmek üzere zındanda tutuyoruz!”

Yanpil yanpil kaçış başlamışdı!

Bıçakçı İsmail Efendi de cevheri taşa çalmak kabilinden bir fiil irtikâb etmiş olmağla, inşâALLÂH afv ve mağfirete mazhar olur!. Âhıret’de, Kahire’de önünde diz çökerek ders gördüğü Hocası Büyük  ve Merhûm Şeyhülislâm’ın “helâlliğini” nasıl alır, bu da kendisini alâkadâr eder!. Biz ise, ne Bıçakçı’ya, ne de o vakıf denen yere hakkımızı helâl etmedik, Âhıret’de bu dosya ile de karşılarına çıkacağımız kat’îdir… O cildi zındana kilitliyerek ÜMMETİN istifadesinden saklamak ne imiş, bunu zemânı hulûl etdiğinde göreceklerdir… Şimdi, “ŞEYHÜLİSLAM nice makâlât ve satırları ile mahpesde” diye isterse göbet atsınlar; isterse, “gelenekçilerin müslümanlığını” gün yüzüne çıkarmadan “İmâm-ı A’zâm” gibi zındana kilitledik” diye iblise yoldaş olsunlar!

11) Bunları hikâye etmekden maksadımız, bu memleketde neler, nasıl kapışılıb 106 senedir yağma edilmiş; ve milletin istifâdesinden de nasıl gâvurdan beter ihânetlerle hâlâ daha kaçırılmaktadır, bunlar iyi görülsün diyedir! Ümmet-i Mu…… d bilsin, neyin nerede ve hangi zındanda olduğunu, diye yazdık!

12) Türkiye Gazetesi Şeyhülislâm Merhûm’un mübârek satırlarına ulaşmakda samîmî ise, Dünür-i Şecaatmeâb Sâdık Bey’in bunca ârızalı “sâdeleştirmelerini kaynak” göstererek değil; “aha şurada” dediğimiz yerdeki aslından ve şeyini sıkarak bulsun; ve öyle adam gibi cihânın önünde arz-ı endâm eylesin!

 Bize vermeseler de kendilerine ve “her laik dembokratik iktidâra evvet efendim” diyerek bel kıran yumuşak “cici beylere” o cildi haftalarca bile emânet edebilirler!.. Hatta, Sadık Bey’in hazfetdiği nice satır ve paragrafları da, orada apaçık görebilir; ve müteâkıb baskılarda, tahrîf, tağyîr ve tebdîl edilmemiş Şeyhülislâm satırları ile insanlığın önüne (erkekce) çıkılmasına vesîle bile olabilirler, tabii hidâyete ererlerse!!!.

Yalınız Osmanlıcayı, Tarzanca’dan veya Tanzanyaca’dan değil; Osmanlıca’dan hece hece iyi okuyan ve Saldıraylık şâibesi taşımıyan ve insanlık şerefi taşıyan birisinin ma’rifetiyle okusunlar!. Çünki Dünür-i Möhderem Sâdık Bey, Merhûm Şeyhülislâm Hazretleri’nin kaleminden “Ömer Rızâ mel’unu” diye çıkan ibâreyi bile, “Ömer Rıza Bey” olarak o “sadeleştirme ve üryânîleştirme” kitabına yerleştirmiş; ve nice paragraflar da tabahhura uğrayıb  halt edilmişdir!. Koca Şeyhülislâm’ın eserine (üçbuçuk sahifede) bunca sallama ve savurma hatta tahrif yapıştırılmışsa, ya tamamı, kıyâs edile!.

Allâh Azze, bu ehâlinin (kitab yüklü) şeylerine, îmân, edeb, edeb, ve yine edeb ve dürüstlük nasib ede…

 

(Mâba’di var)

(İlk intişârı: 21.07.2014)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir