Hz. Fâtih’in Da’vâsı Veya O Atamız Ne İdi?
30 Mayıs 2017
Zincire Vurulan Câmi Ayasofya
30 Mayıs 2017

AYASOFYA’YI SUSTURMAKDAKİ SIR…

 

Ahmed SELÂMÎ

Ayasofya’yı anlamak için Fâtih ve Feth-i Mübîn’e, bunlar için de İkinci Murâd Hân Hazretlerine ve Kâinât’ın Fahri Aleyhisselâm’a kadar sür’atle intikâl mecbûriyyetimiz var…

Millet-i İslâmiyye nazarında İstanbul’u cihân çapında bir kıymet ve ehemmiyyete sâhib kılan birinci ana sebeb, Kelâm-ı Kadîm’in O’na“Belde-i Tayyibe” tesmiye buyuruşu; ikinci sebeb de, Kâinâtın Fahri’nin bu belde-i tayyibenin “elbette fethedileceğine” dâir beşâretde bulunuşudur… Ve orayı fetheden “emir ve askerin”hicrî tarihini gösterişi gibi rabbânî esrâr, Türk kavminin en büyük ferdi olan Fâtih Sultân Mehemmed Hân (Aleyhirrahmeti ve’l-gufrân) Hazretlerini de, zikredilen “feth”e muvâzî çapda bir “Fâtih” yapan en baş keyfiyet…

İstanbul, sâdece bir Kontantiniyye’den ibâret sisli-dumanlı bir şehir değildir; ve fakat, Allâh Rasûlü kelâmlarıyla fevkal’âde kıymet ve ehemmiyeti olan bir “Belde-i Tayyibe

Hicrî 835 (mîlâdî 1432) Recebinin 17’sinde seher vakti…

Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye’nin, Allâh ve Rasûlü’ne bağlı başı Murâd-ı Sânî Hân Hazretleri sabah namazını edâ etmişler, seccâdeleri başında kemâl-i edeb ve’l-ihtirâm, (Sûre-i Mu…..d’i) kırâatdan sonra tam (Sûre-i Feth’e) başlayacakları sırada, oğlu Mehemmed’in tevellid müjdesiyle iltifât-ı rabbânîye mazhar olurlar… İlâhî hikmet, kerâmet ve sırlara bakınız ki, bir tarafda istikbâlin Fâtih’i ile müjdelenen baba, diğer tarafda da, “Feth-i Mübîn” ile mübeşşer oğul…

İşte atamız Murâd Hân ve Fâtih’in büyüklüğü, daha dünyâya gözlerini açarken başlar ki, bu büyüklük de sun’î ve zorlama bir büyüklük yani küçüklüğün büyüklüğü değil; büyüklüğün büyüklüğü, babadan-atadan gelen rabbânî büyüklükdür… “Enbiyâ ü evliyâya istinâdı” olanlara has mazhariyyetdir… Ve atamız Murâd Hân’ın Kelâm-ı Kadîm başında kıbleye müteveccih oldukları halde dudaklarından dökülen cümle:

“Ravza-i Murâd’da bir gül-i Mu…..dî açdı!”

Ve dikkat: “Belde-i Tayyibe’deki” “Feth-i Mübîn”i tahakkuk etdirecek müstesnâ “Emir”in, bu “Gül-i Mu…..dî” olduğuna (Sûre-i Mu…..d’den Sûre-i Feth’e) geçerken bütün mevcûdiyyeti ile bağlanan o baba da, “feth” denilen ve 8 asırdır nice emîr ve askerin ru’yâlarını süsleyen o mukaddes ve muhteşem hâdiseyi, biran evvel görmek içün, “saltanatdan” ferâgat çırpınışı ve isti’câli içine girer…

Devlet adamlığı fazîlet, hasbîlik, aşk ve vecd  derecesinin şu kemâl ve ulvîliğine, daha sonraki asırlarda yüzde bir nisbetinde bile vâsıl olabilmiş nasibli hani nerededir? Hele bugünün (demokrasi dîni) içinde, saltanat hırsı uğruna ortalığı istîlâ eden (pırtızânî) küçüklük, düşüklük, sıradanlık, pespâyelik, pişkinlik, utanmazlık ve ucûbeliklerin; ve ahlâkî iflâs ve gözbağcılıkların her ölçüden aşağı hâline de bakılacak olunursa…

İşte Murâd Hân Hazretleri bu son derece ulvî gâyeler içün, oğlu ikinci Mehemmed’i âkıl ve bâliğ olur olmaz devletin başına geçirmişdir. Küffâr dünyâsının tazyîki karşısında, bu sefer, oğul babayı devletin başına geçmeye zorlar… Sonra tekrar baba oğlunu… Ve târihde görülmeyen bir saltanat içinde olunduğu hâlde, (dünya saltanatı) dışında kalışın şu muhteşem ve ulvî manzarasını, Allâh ve Rasûlü’ne âid bir tek âyet ve hadîs-i şerîf, Peygamber Aleyhisselâm’ın mu’cizesi olarak işte bu baba ve O’nun oğlunda resmetmişdir… O muhteşem saltanatın nasıl rabbânî bir saltanat olduğunu da, ancak akl-ı selîm sâhibi ve îmân ehli idrâk edebilir; ve Müşârünileyh Hazretlerine âid şu bir tek beyit de, bunun bir isbât vesîkası hâlinde ihtiramla şöylece telâkkî edilir:

“Varalım bir-iki gün zikredelim Mevlâyı,
Bize ısmarladılar mı bu yalan dünyâyı?…”

Zikretdiğimiz îmân, ahlâk, adâlet, asâlet, fâzilet ve ihtişam tablolarıdır ki, insanlık, ancak bu ve benzeri manzaralarla iftihâr edebilir. Murâd’ı Murâd, Fâtih’i Fâtih yapan sır da; iyiyi iyi, doğruyu doğru ve güzeli güzel yapan sır da, hep aynı sır, hep aynı kaynağa müntehî oluş… Allâh ve Rasûlü’ne irtibât ve intisâb…

Sultan İkinci Mehemmed, nasıl sâdece Murâd oğlu Mehemmed Hân’dan ibâret değil de, bizzat Allâh ve Rasûlü tarafından tebrik, teşvik, tebcil, tahsin ve teşci’ gören fevkal’âde bir “emir ve asker!” ise; Ayasofya da, “Belde-i Tayyibe” olan bir mekânda,“Feth-i Mübîn” mazharı bir Fâtih’in fevkal’âde bir iştiyakla ve her şeyden evvel edâ-yı şükr içün teveccüh eylediği ve 916 senedir ehl-i salîb dünyâsının başı olan bir ma’bedin, haçlardan temizlenib, şehâdet kelimesini bülendâvâz cihâna gürlediği bir ihtidâ makâmı…

Ehl-i salîb dünyâsının ve bilhassa Rum Ortodoksluğunun bu manzara karşısında pek feci’ sendelediğini hiç kimse inkâr edemez! İşte bunun içündür ki, haçlı dünyâsını temsîlen Yunanlının “megalo ideası” Ayasofya merkezi etrafında can çekişir durur! Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye’nin dünyâyı terkinden sonra, davranmaya yeltenen ve o can çekişen mecrûh ve zihindaşlarının nihâî hedefi, Ayasofya’nın tanassurudur

Feth-i Mübîn ile (ihtidâ eden Ayasofya, “Küfr-i garb u zillet-i cünd-i şeytânullâh ile, ehl-i küfrü serteser tâceylemek niyetinde” olanlar vâsıtasıyla, eğer (ihtidâdan tanassura) sukût etdirilemeyecekse, cebren müzeliğe irtidâd etdirilmelidir!!!

Bir tek milletden ibâret olan küfrün, Ayasofya’da Kelime-i Şehâdet ve Ezânlara ya’ni Hilâl’e aslâ tehammülü yokdur…

Lozan müzâkerelerinin ingilizvârî gizli dosyaları arasına geçen, hılâfet, saltanat, tanassur, irtidâd v.s. gibi, (o zamanın politik alış-veriş köküne) bağlı kalarak, Ayasofya kapalı kapılar ardında kalması i’câbeden bir sırdır; ve yevmî hâdise olacağı 1934’e kadar da bu nokta, tam bir uykuya terk edilmelidir!..

537’den i’tibâren 916 sene çan!

1453’den i’tibâren 482 sene ezân!

1934’den i’tibâren 55 sene hafakan!..

(Not: 2012’ye kadar dersek, 78 yıldır, en iğrenç esâret ve zulme mekân!)

Ehl-i salîbin Ayasofya’da ezanlara yani Hilâl’e tehammülü yokdur; ve Türkiye’de inkılâblar yapılmış, garblılaşma da irtidâd hızıyla epey yol almışdır!. O halde bütün bunlara muvâzî olarak Lozan hatırâları hâfızalarda tâzelenmeli; ve Ayasofya da, (haçlı) böyyüklerin hatırı içün, ezanlardan, namazlardan ve Müslümanlardan kurtarılıvermelidir!..

Tanassura kadar irtidâd yahud müzeleştirme, bir geçiş devresidir; ve tanassurun yadırganmıyacağı sukût devirleri gelince de çan!..

Müzeleştirdikden sonra tekrar ihtidâ, ya’ni ezanlar mı?

Yunan Ortodoksluğu bu noktada kendinden gâyet emin görünmekde ve Ehl-i salîbin hem de şımarık mı şımarık bir çocuğu ve mümessili olarak, “Tekrar bir câmiye çevirin de görelim!”havaları sıkabilmektedir! Elinde, bir takım devlet adamları ve sırlarına âid cemâziyelevveli takvimler taşıdığı fısıltısıyla, resmen tehdîd ve hassâsiyetle de işin ta’kîbinde… Yani Yunanlı, haçlılar adına Ayasofya’yı elinde “rehin” görüyor!..

Bu vaz’iyyetde Ayasofya’da tekrar ezanlar okunabilecek midir?

Bu o kadar kolay olmıyacak!..

Ehl-i salîbin Ayasofya’yı susturduğunu sanması, O’nu, içinde saklayan Feth-i Mübîni susturduğunu sanmasıdır; bu da, “Belde-i Tayyibe ve ne güzel emîr ve asker!” buyuran Allâh Rasûlü’ne kadar dayanır ve gayretullâha dokunur!

“Ayasofya câmi olsun!” gibilerdeki ma’sûm taleblerle beynelmilel hesab ve plânlar yerlerinden oynatılamaz; o, ancak, irtidâdın Türkiye çapında çözülüşüne muvâzî olarak, irtidâd zincirlerinden kurtulup ezanlara kavuşabilir; ve o vakt-i muayyen gelmeden de, bu ihtidâyı beklemek ham hayâl…

Bu iş, bu gün ve seneleri, çeyrek hükûmet ve meclisleri, yalan makinesi parti ve pırtıları, hak-hukuk gözboyayıcısı demokrasi dinlerini, din simsârı şebekeleri çok aşan bir me’eledir… Ve bunun halli, politika pazarlaması peşindeki samîmiyyetsiz mukaddesât tüccarları eli ve dilinde, çok daha çıkmazlara girebilecek bilinmelidir…

Ayasofya mes’elesi, en az Türkiye çapında kendisini kavrayıb kaldırabilecek kuvvetli kafa ve bileklerin vücûd bulacağı; ve daha pek çok da’vânın hâlle kavuşacağı, ancak o vakt-i muayyeninde çözülebilir…

Ayasofya, ucu Allâh ve Rasûlü Aleyhisselâm’a dayanan ve buraya kadar îzâh edilen ma’nânın elinde, şimdilik sâdece kalbleri dağlayan hâl-i pürmelâli ile mü’minler arasında hicrân membaı hâlinde yaşayacak; ve îmân ve fikir şuurlanmasına malzeme teşkîl edecek her türlü çalışmanın elinde, ancak nasiblilere kendini duyurmaya devâm edecekdir…

Türk kavmi içinde Allâh ve Rasûlü’nden tebrik, tebcil, tahsin, teşvik ve teşci’ gören cihan çapındaki soylu “emîr ve kumandan” FÂTİH, ehl-i salîbin Şarkî Roma’sına “Kardinal külâhı görmekdense Müslüman sarığı görmeyi tercih ederim!”dedirten bir ahlâk, fazîlet, asâlet, şecâat ve kudretin sâhibiyken; bugünün ehl-i salîbi ise, Fâtih’lerden kalan enkâza, “Soyumun sarığını görmeye, kardinal külâhı görmeyi tercih ederim!”dedirterek, onu, hem de (asl inkârına) kadar düşürücü bir sultânın hâkimi…

O halde Ayasofya, Sultanahmedleri de kurtaran topyekûn bir (ihtidânın) içinde, ancak kurtuluşa erebilir!

Ayasofya evvelâ ve behemehâl, “Ayasofya’yı kurtaracağız!”diyerek diğerlerinin kurtarılmaya mecbûr ve muhtaç olmadıklarını kabûl eden; veya onların “kurtarılmış!” olduklarına inanan pırtılı politika gözbağcılarının istismâr ve oy yemliği hâline getirilmekden kurtarılmalıdır!..

İşte Ayasofya, bugün asıl bunun için tâlihsiz; bunun için hıçkırmakda!

Cennetmekân Büyük ve Soylu Fâtih, “Benim bu câmimi câmilikden çıkaranlar, Allâh’ın, meleklerin ve bütün Müslümanların lâ’netine uğrasınlar!” buyururlarken, Ayasofya’ya bağlı bütün bu menfilikleri tâ 537 sene evvelde, kerâmet çapında ve rûhundaki acıyla hissetmiş  olmuyorlar mı?..

(Türkçesi Mecmuası Devre 3, Sayı 4, Sh: 3, 27.5.1980)

(02.06.2012)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir